Avrupa’da son yıllarda silahlanma yarışı yeni bir evreye girdi. Almanya, Polonya ve İskandinav ülkelerinde askeri bütçeler rekor düzeylere ulaştı. Almanya’nın savunma harcamaları 100 milyar Euro’uk özel fonla tarihte ilk kez NATO hedefinin üzerine çıktı. Polonya, gayrisafi yurt içi hasılasının yüzde 4’ünü silahlanmaya ayırarak Avrupa’nın oransal bazda birinci ülkesi haline geldi. Bu tablo, yalnızca “güvenlik endişesiyle” açıklanamaz. Avrupa burjuvazisi, ekonomik durgunluğu “güvenlik siyaseti” perdesiyle gizlemeye çalışıyor ve yaşanılan ekonomik daralma ve krize karşı savaş silahını kullanıyor.
Kapitalizmin kendi krizlerini yönetme biçimi her dönemde aynı: sermaye birikiminin tıkanması, yeni pazarların askeri-politik araçlarla zorla açılmasıyla aşılmaya çalışılır. Bugün Avrupa’da yükselen savaş bütçeleri, bu zorunluluğun ürünüdür. Enerji hatları, ham madde kaynakları ve silah sanayi tekellerinin kâr döngüsünü sürdürmesi için yeni cepheler açılmalıdır. “Savunma sanayii” olarak adlandırılan bu devasa sektör, işçi sınıfının sırtına bindirilmiş bir mali yük ve burjuvazi için yeni bir kârlı kapıdır.
NATO’nun “kolektif savunma” stratejisi, emperyalist sistemin güncellenmiş paylaşım aracıdır. ABD hegemonyasının gölgesinde hareket eden Avrupa Birliği, hem kendi tekelci sermayesini güçlendirmeye hem de ABD ile çıkar çatışmalarını dengelemeye çalışıyor. Almanya’nın “Avrupa Ordusu” tartışmalarını yeniden gündeme taşıması, bu çelişkinin en açık göstergesi. Avrupa burjuvazisi, bir yandan “özerk güvenlik” söylemiyle bağımsızlık iddiasında bulunurken, öte yandan Washington’ın belirlediği sınırların dışına çıkmıyor.
Bu militarizasyon süreci, aynı zamanda içerideki sınıfsal baskı mekanizmasının da parçasıdır. Silahlanma harcamaları artarken, sağlık, eğitim, sosyal yardım bütçeleri kesiliyor. Fransa’da işçiler emeklilik hakkı için sokağa çıkarken, aynı dönemde savaş bütçesi iki katına çıkarılıyor. Sermaye düzeni, krizi yönetebilmek için içeride otoriterleşmeyi, dışarıda ise saldırganlığı tırmandırıyor.
Bugün Avrupa’da militarizmin motoru yalnızca NATO değildir. Rheinmetall, Leonardo, BAE Systems gibi askeri savaş sanayisi devleri de kasalarını bu yolla doldurmaktadır. Ukrayna savaşı, bu tekellerin kâr patlaması yaşadığı bir dönem yarattı. Silah satışları yüzde 40’a yakın arttı.
Ancak unutmamak gerekir ki militarizasyonun faturası yalnızca Avrupa halklarına değil, dünya emekçilerine de kesilmektedir. Afrika’dan Ortadoğu’ya, Balkanlar’dan Kafkasya’ya uzanan hat boyunca militarist politikalar, bağımlı ülkelerdeki yoksulluğu ve yıkımı derinleştiriyor. Avrupa ve ABD’nin başını çektiği tekeller, enerji ve altyapı yatırımları, yeni bir sömürü zinciri kurmanın aracına dönüşüyor.
Avrupa’daki silahlanma politikası, “güvenlik” söylemiyle meşrulaştırılan bir sermaye birikim stratejisidir. Askeri harcamalardaki artış, kapitalizmin yapısal krizine geçici bir yanıt olarak tasarlanmakta; üretim fazlası ve kâr oranı düşüşü, savaş ekonomisi üzerinden dengelenmeye çalışılmaktadır. Avrupa işçi sınıfı ve göçmenleri açısından görev, militarist yatırımların yarattığı toplumsal maliyeti görünür kılmak ve bu düzenin krizini sınıfsal bir mücadele hattına dönüştürmektir.
* Atılım Gazetesinin Avrupa Eki’nin (atilimavrupa1994@gmail.com) 7 Kasım 2025 2025 tarihli Avrupa Gündemi köşesi











