Faşist şeflik rejiminin inşasıyla birlikte Türkiye’de faşist şef Erdoğan, kendisine ve uyguladığı politikalara karşı televizyonda, gazetede, sosyal medya ortamlarında eleştirilerde bulunanlara karşı sürek avı başlattı. Tüm mahkemeler Erdoğan ve şürekâsının talimatlarıyla çalıştı, on binlerce insan para cezalarına, yaptırımlara, kimisi de hapis cezalarına çarptırıldı. Davalar kişisel hakaretten makama saldırıya, bölücülükten “terörizm” destekçiliğine kadar çok değişik ad ve ithamlarla yürütüldü.
Bizler, bu gibi saldırıları faşist diktatörlükle yönetilen Türkiye gibi ülkelerde tanırken, benzer pratiklerin artık sözde demokratik Batı Avrupa ülkelerinin günlük siyasetinin de bir parçası haline geldiğine tanık oluyoruz. Avrupa’da egemenler cephesinde otoriterleşme ve faşizanlaşmaya yönelişin somut görüngüleri.
Bu saldırıların son örneğini Almanya şansölyesi Merz’in 5 bin kişiye karşı açtığı “adli” davalarda gördük. Öyle görünüyor ki Merz şansölyeliği kişisel ofise çevirip, internette kendisine eleştirilerde bulunan, uyguladığı politikalarla alay edenlere karşı mahkeme sopasını kullanmaktan çekinmemiş, açılan tüm davaların dilekçelerini bizzat imzalayarak “büyük devlet adamlığını” göstermeye çalışmış.
Merz’in sosyal yardımla geçinen bir kişiye karşı açmış olduğu dava, kişinin evinin basılması ve telefonuna el konulmasıyla devam etmiş. Her ne kadar mahkeme daha sonra polis baskınını yaşa dışı bulsa da, nihayetinde mesaj verilmiş oldu: Merz, eleştirileri ve “incinen gururunu” artık polisiye vaka olarak görüyor.
Merz de tıpkı Erdoğan gibi alacağı tüm tazminatı hayır kurumlarına bağışlayacağını söylerken, “ahlaki liderlik” görünümü vermeye çalıştı. Oysa alınan tazminatların %50’sinin, bu intikam seferberliğini düzenleyen şirkete akıtılmış olması verilmek istenen görüntünün bile sahte olduğunu kanıtlıyor.
Zaten belli başlı Batı Avrupa ülkelerinde yapılan anketlerde, iktidardakilerine verilen oy oranları da bunu kanıtlıyor. Almanya’da Merz %23’ün, Britanya’da Starmer %22’nin, Fransa’da Macron %11’in altında kalıyor. Bu oranlardan bakıldığında bunlar burjuva anlamda dahi birer lider değil, hiç saygı görmeyen ve çökmekte olan bir düzenin bekçileri. Avrupa halkları da artık yüksek sesle dillendiriyor: “savaş çığırtkanlarını sevmiyoruz”.
Şüphesiz ki Merz’in bu davranışı münferit bir öfke patlaması değil, AB’nin Dijital Hizmetler Yasası ile oluşturduğu daha geniş sansür mekanizmasının iç politikadaki yansımasıdır. En üstte, değişik sosyal medya platformlarını söz konusu yasaya uymazlarsa finansal yaptırımlarla tehdit eden AB teknokratları var. En altta ise Alman Şansölyesi’nin bizzat binlerce suç duyurusunda bulunup insanların kapılarına polis gönderdiği bir durum var. Her ikisinin içgüdüsü aynı: yukarıda sansür, aşağıda sindirme.
Avrupa emperyalistleri, demokrasiyi koruduğunu iddia ede dursun, ama aslında yaptıkları tek şey, kendi egemenliklerini işçi ve emekçilerden korumak. Ukrayna savaşının faturası ağır oldu. Buna artık acil durum jeneratörleriyle çalışan, enerji güvenliği olmayan, fabrikaları kapanmış ve orta sınıfı kırılma noktasına gelmiş bir ekonomi vb. eklenince, egemen sınıflar güvendikleri tek araca, yani baskıya başvuruyorlar. Bu da tam olarak yaklaşan hesaplaşmadan korkan egemen sınıf refleksidir.
* Atılım Gazetesinin Avrupa Eki’nin (atilimavrupa1994@gmail.com) 12 Aralık 2025 2025 tarihli Avrupa Gündemi köşesi










