Venezuela deneyimi, dünya solunun uzun süredir kaçındığı temel bir soruyu bütün çıplaklığıyla yeniden önümüze koymaktadır: Emperyalist saldırı koşullarında sosyalistlerin tutumu ne olacaktır? Reformist sınırlar, bürokratikleşme, komünlerin boğulması ve sosyalist inşanın tıkanması gerekçesiyle geri mi çekileceğiz, yoksa tam da bu çelişkilerin içinden enternasyonal mücadeleyi mi yükselteceğiz?
Maduro’nun yakalanma ve “sergilenme” seramonisi, hukuki bir süreçten çok psikolojik harp ve meşruiyet aşındırma stratejisinin parçası olarak görülmektedir. ABD, bu yöntemle Venezuela yönetimini “uluslararası suç örgütü” konumuna indirgemeyi hedeflemektedir. Tüm süreç, psikolojik savaş ve gelişebilecek olan antiemperyalist direnişin önünü psikolojik olarak kırmayı hedeflemektedir.
Venezuela, yaklaşık 303 milyar varil petrol rezerviyle dünyanın en zengin enerji kaynaklarından birine sahiptir. 2008 ekonomik krizi ardından uluslararası finansal sistemin çöküşünün üretim ve petrol fiyatlarını baskılamasının etkisi büyüktür. Venezuela bu yıllar içerisinde Chavez dönemi dahil olmak üzere ihracat gelirlerinin yüzde 90’lık kısmını petrol gelirlerinden sağlamaktaydı. ABD ambargosu ve petrol fiyatlarında uluslararası krizin etkisi Venezuela’yı derin bir yoksullaşma kriziyle yüz yüze bıraktı.
Bolivarcı süreç, tarihsel olarak, burjuva devlet aygıtını parçalamadan, onunla “yan yana” yeni halkçı biçimler inşa ederek sosyalizme ulaşabileceği yanılsamasına düştü. Komünler, komünal konseyler ve sosyal üretim birimleri; merkezi devlet bürokrasisinin, parti aygıtının ve boli-burjuvazinin basıncı altında ya işlevsizleştirildi ya da kağıt üzerinde bırakıldı. Petrol gelirine dayalı “sosyalizm” anlayışı, üretim araçlarının toplumsallaştırılması sorununu erteledi; sermaye egemenliğiyle uzlaşma, zamanla bir strateji haline geldi. Bu açmazlar gerçektir ve bunları görmezden gelmek gelişeni görememek ve körlük olur.
Ancak tam da burada tarihsel ve politik bir eşik vardır. Bu eleştiriler, emperyalist saldırı koşullarında tarafsızlığın, suskunluğun ya da mesafeli durmanın gerekçesi haline getirilemez. Aksine, emperyalist müdahale koşullarında bu eleştirileri ileri sürmenin tek meşru yolu, saldırıya uğrayan halkın safında ve ezilen, sömürülen Latin Amerika halklarıyla en üst düzeyde dayanışma içerisinde olmaktır.
ABD emperyalizmi Venezuela’da bir hükümeti değil, 25 yılı aşan Bolivarcı süreci, halkın tarihsel kazanımlarını ve Latin Amerika’nın bağımsızlık iddiasını hedef almaktadır. Guaidó gibi siyasi kuklalar, yaptırımlar, ambargolar, petrol gelirlerine el koyma girişimleri ve açık askeri tehditler bu stratejinin parçalarıdır. Amaç açıktır: Venezuela’yı yeniden neoliberal yağma düzenine sokmak, petrolü ABD tekellerinin emrine vermek ve tüm dünya halklarına “itaat etmeyenlerin sonu budur” mesajını vermek.
Bu koşullar altında “ama Maduro da…” diye başlayan her cümle, niyetten bağımsız olarak, emperyalist saldırının ideolojik zeminini güçlendirmektedir. Maduro yönetimi eleştirilebilir; hatta eleştirilmelidir. Komünlerin tasfiyesi, bürokrasiye ve orduya yaslanma, sınıf mücadelesinin geri plana itilmesi ve Bolivarcı ufkun daraltılması ciddi sorunlardır. Ancak bu sorunlar, emperyalist saldırıyı haklı çıkarmaz; tersine, neden bu kadar pervasızlaştığını açıklar.
Bugün Venezuela’da mesele, emperyalizmin açık zorbalığına karşı bir halkın, bir ülkenin ve dünya ezilenlerinin onurunu savunmaktır. Tarafsızlık yoktur. Böyle anlarda tarafsızlık, emperyalist saldırganlığa yol vermektir.
Enternasyonalizm, duygusal bir dayanışma çağrısı değil, somut bir politik görevdir. ABD emperyalizminin Venezuela’ya yönelttiği her saldırı, aynı zamanda Ortadoğu’daki, Asya’daki, Afrika’daki ve Türkiye ve Kürdistan’daki emekçilere yönelmiş bir tehdittir. Bugün Venezuela’da açılan gedik, yarın başka halkların üzerine çökecektir. Tarih bunu defalarca göstermiştir. Günün devrimci görevi, enternasyonalizm bayrağını her platformda savunmaktır.
* Atılım Gazetesinin Avrupa Eki’nin (atilimavrupa1994@gmail.com) 9 Ocak 2025 tarihli Perspektif köşesi











