Burjuva demokrasisinin sıkışmışlığı – Atılım Avrupa / Avrupa Gündemi*
Kapitalist devletin sürekliliği salt zor aygıtlarıyla mümkün değildir. Burjuva egemenliği rıza üretme biçiminde, geniş emekçi kesimleri mevcut düzeni “kaçınılmaz” ya da en azından “en iyi seçenek” olarak ikna ediyor. Tam da bu nedenle burjuva devletinin en önemli işlevlerinden biri bu durumu yeniden ve yeniden üretmektir.
Geçtiğimiz günlerde Almanya’da devlete duyulan güvenin yüzde 17 gibi tarihsel olarak oldukça düşük bir seviyeye gerilediği açıklandı. Alman Memurlar Sendikası tarafından araştırma şirketi Forsa’ya yaptırılan araştırmalar, yalnızca bir kamuoyu eğilimini değil, kapitalizmin merkez ülkelerinde derinleşen krizini de gözler önüne sermektedir. Zira araştırmaya katlanların yüzde 79’u devletin görev ve sorunların çokluğu karşısında yetersiz olduğu görüşünde. Ankete katılanların, devletin yerine getirmekte en çok zorlandığı alanlar olarak gördüğü konular ise sosyal güvenlik sistemleri, emeklilik ve ekonomi ile maliye politikaları. Sorun yalnızca hükümetlerin başarısızlığı değildir; sorgulanan giderek devletin ve temsil ettiği siyasal düzenin kendisidir.
Son yıllarda uygulanan neoliberal politikalar, Avrupa’da kamusal hizmetlerin piyasalaştırılması, güvencesiz çalışmanın yaygınlaşması, konut krizinin derinleşmesi ve gelir eşitsizliğinin büyümesi, devlete duyulan ‘güveni’ zayıflatan sonuçlar ortaya çıkardı. 2008 finans krizi sonrasında sermayeyi kurtarmak için trilyonlarca Euro kamu kaynaklarına seferber edilirken, emekçilere kemer sıkma politikalarının dayatılması bu meşruiyet krizini hızlandırdı. Ardından pandemi, enerji krizi ve yüksek enflasyon milyonlarca insanın yaşam standartlarını geriletti. Açık ki, yoksulluk ve geleceksizlik algısı Avrupa devletlerinin de bir sorunu olarak belirginleşiyor.
Burjuva demokrasisinin önemli dayanaklarından biri olan seçimler aracılığıyla halkın siyasal sisteme katıldığı iddiası bugün merkez sağ ve merkez sol partiler arasındaki programatik farkların giderek silikleşmesi ile işlevsizleşiyor. Geniş kitleler nezdinde “hangi parti gelirse gelsin aynı politikalar uygulanıyor” düşüncesi güçleniyor. Böylece seçimler sistemin meşruiyetini pekiştiren araçlar olmaktan uzaklaşıyor.
Almanya’da yalnızca federal hükümete yönelik hoşnutsuzluk değil; bürokrasiye, parlamentoya ve devlet kurumlarına yönelik güven kaybı da bu temsil krizinin göstergelerinden biri haline geliyor. Dolayısıyla rıza mekanizmaları zayıfladıkça devlet zor aygıtlarına daha fazla yaslanma eğilimi gösteriyor.
Son yıllarda Avrupa’da eylem hakkına yönelik kısıtlamaların artması, polis yetkilerinin genişletilerek ‘vur yetkisi’ de dahil olmak üzere devlet terörünün yetkilendirilmesi bu sürecin parçalarıdır. Toplumsal rıza üretilemediğinde yönetme sorunu giderek güvenlik politikaları adına faşist devlet terörünün kitleler üzerine salınması sonucunu doğuruyor.
Mevcut bu sorunların bir sonucu da ırkçı-faşist hareketlerin yükselişidir. Sınıfsal çelişkileri yönetmenin bir biçimi olarak kutuplaşmalar yoluyla tepkileri sistem içine kanalize etmek amaçlanıyor.
Bugün Almanya’da ve diğer kapitalist merkezlerde yaşanan güven erozyonu, yalnızca hükümetlerin performans sorunu değildir. Bu gelişme, kapitalizmin artık geçmişte olduğu gibi geniş toplumsal kesimlere istikrar, refah ve gelecek umudu sunmakta zorlandığını göstermektedir.
* Atılım Gazetesinin Avrupa Eki’nin (atilimavrupa1994@gmail.com) 7 Ağustos 2026 tarihli Avrupa Gündemi köşesi











