Basının manşetlerinde İspanya’nın Ceuta adasına çıkan binlerce mültecinin görüntüleri yer alıyor.
Genç nüfusun 40%’ı işsiz olduğu Fas’tan yola çıkan 60 binin üzerinde yoksul mülteciden Ceuta sahiline ulaşanlar, kendilerini savaşta buldular. Yaşamını yitirenler hızlıca kimsesizler mezarlarına gömüldü. İnsani ihtiyaçların hiçbiri karşılanmazken, İspanya illegal geri göndermelerle 40 binin üzerinde göçmeni yeniden Fas’a sınır dışı etti.
Mülteciler, emperyalistler arası rekabetin ve bölgesel devletlerin çıkarlarının politik araç ve nesneleri haline getiriliyor. ABD ve siyonist rejim, öteki Avrupalı emperyalistler, 5. Muhammed hanedanlığındaki Fas ve İspanya’nın iç burjuva blokları, belli başlı bütün burjuva taraflar olayı kendi çıkarları doğrultusunda işlevlendiriyor.
Sosyal-demokrat Sanchez hükümeti ve onun Avrupalı destekçileri İspanya’yı krizin mağduru göstermeye çalışıyor. Mültecilerin Ceuta çıkışını “ulusal güvenliğe tehdit” olarak ilan ederek yeni faşist hareketlerin taleplerini bir bir uygulamaya koyan Sanchez hükümeti, Avrupalı mevkidaşlarını eksik dayanışma ve egoizmle suçladı.
22 Avrupa devleti İspanya’nın sınır güvenliğinin “zayıflıkları”nı eleştirerek Frontex’in varlığını güçlendirme çağrısı yaptılar. Meloni İtalya’sı İspanya’yla Schengen ilişkisini askıya alarak Avrupa içinde yeni faşist saflaşmanın öncülüğünü üstlendi.
Göçmen nüfus bölgesine dönüştürülen ve kimi siyasi ve mali avantajlar karşısında kalenin bekçiliğini üstlenen Türkiye ve Fas gibi ülkelere tavizlerle, kalenin duvarlarını yükselterek, içte de gerici yasa ve uygulamalarla Avrupa Birliği yeni ve kitlesel göç dalgalarına hazırlanıyor. Mültecilerin Ceuta çıkarması bu hazırlığı hızlandıracak ve şiddetlendirecek bir kaldıraç olarak kullanılacaktır.
Küresel iş bölümünde ve emperyalist devletler tarafından kendilerine reva görülen hayata razı olmayan, daha iyi bir yaşam umuduyla sınır ve kalelere saldıran yoksullar, adeta bir varlık-yokluk savaşı veriyorlar. Çevre bekçi ülkelerini aşıp kalenin duvarını ölmeden aşanlar, içte de gerici ve faşist yasalarla ya geri gönderiliyorlar, ya da onurlu bir yaşam ve sığınma hakkından mahrum bırakılıyorlar.
Göçmen düşmanlığı kışkırtılarak kitleselleşen yeni faşist hareketler, hem bu göç hareketlerine yol açan krizin bir parçası oldukları gibi siyasi saflaşmayı ve uçlaşmayı keskinleştiriyorlar. İster sol olsun ister merkez sağ hükümetler eliyle olsun burjuva devletler bu saflaşmanın içerisinde gerici yasa ve uygulamaları devreye koyarak faşistleşme eğilimi gösteriyorlar.
Bu, AB’nin sınır boylarında yaşanan bir savaştır. Göçmen düşmanı politikaların başka araçlarla, şiddet içeren ve burjuva yasallığın dışında yöntemlerle devamıdır.
Başta çocuklar ve kadınlar gelmek üzere mülteciler, bu savaşın mağdur tarafıdır, çünkü silahsızdırlar. Yine de hedeflerinden, daha iyi ve yaşanılabilinir bir gelecek umudundan vazgeçmemektedirler. Taraflarında sadece kalenin içerisindeki göçmen ve Avrupalı işçilerin, gençlerin, kadınların ve LGBTİ+’ların tepki ve hareketleri vardır.
Sosyal-demokrasi ve sol liberalizm mültecilerin kendisini krizin kaynağı olarak sunarak burjuva önlemleri meşrulaştırmaktalar. ABD karşıtı Avrupalı “liberal demokratlar” de antiemperyalizm adına Sanchez hükümetine yedeklendiler. Kuşku yok ki sol liberalizm, yeni faşist hareketlerin karşısında, aynı olgunun, madalyonun öteki yüzü olarak tutarlı ve insanlık onuruna yakışır bir politik duruşu geliştirememektedir.
Mültecilerle tutarlı bir dayanışma ancak kendi hükümetlerinin politikalarına, burjuva iktidarların ve Avrupa Birliği’nin mülteci-göçmen politikalarına karşı mücadele ile iç içe geçerek geliştirilebilir. Ve ölüm kalesi ancak içten yıkılabilir.
Mültecilerin emperyalistler arası rekabetin aracı ve nesnesi haline getirilmesine karşı mültecilerle dayanışmayı emperyalizm ve militarizme karşı mücadeleyle ortaklaştırmak ve birleşik mücadeleyi geliştirmek dönemin öncelikli siyasi görevlerinden biridir.
* Atılım Gazetesinin Avrupa Eki’nin (atilimavrupa1994@gmail.com) 7 Ağustos 2026 tarihli Perspektif köşesi











