ÖLÜM TEHDİDİ, AĞIRLAŞTIRILMIŞ TECRİT, İTİRAFÇILIK DAYATMASI…
Gazeteci arkadaşımız Ahmet Polad, HTŞ zindanlarında 8 ay süren işkenceyi anlattı. Polad; bu süreçte ölümle tehdit edildiğini, 1×2.5 metrelik bir hücrede tutulduğunu, Türkiye’ye iade edildikten sonra MİT tarafından tehdit edildiğini, ailesi ve avukatlarıyla görüştürülmediğini, itirafçılık dayatmasına maruz kaldığını açıkladı.
Rakka’da gazeteci Eva Maria Michelmann ile birlikte 18 Ocak’ta cihatçı HTŞ çeteleri tarafından esir alınan ve 8 ay işkence gördükten sonra eylül ayında Türkiye’ye teslim edilerek tutuklanan gazeteci arkadaşımız Ahmet Polad (Mehmet Nizam Aslan) hakkında kendisiyle görüşen avukatları hazırladıkları raporu bugün düzenlenen basın toplantısıyla kamuoyuna açıkladı.
Raporda Ahmet Polad’ın 8 aylık süreçte yaşadıklarını anlattığı bölüm de yer aldı. Polad esir alınma sürecini, gördüğü işkenceyi ve Türkiye’ye teslim edilme ve burada tutuklanma sürecini şu cümlelerle anlattı:
“Alman gazeteci arkadaşım Eva Maria Michelmann ile 18 Ocak 2026 tarihinde Suriye’nin Rakka bölgesinde haber takibi yaparken, bulunduğumuz binanın kuşatılması ve ardından binaya dönük müdahale ile gözaltına alındık.
Resmi bir araca bindirilerek Halep Genel Emniyet Merkezi şeklinde tarif edebileceğim polis merkezine götürüldük. Bu binanın en altında nezarethane ve hapishane şeklinde kullanılan bir yer var, oraya konulduk. Halep’te ayrıca bir hapishane var, bizim götürüldüğümüz ise içinde hapishane bölümü de olan emniyet binası.
Tutulduğumuz yer, yerin altında idi. Herhangi bir ışık ve havanın girmediği, içeride havalandırmanın da olmadığı bir hücre. 1 metreye 2,5 metrelik bir alan. Burada kaldığım 80 gün boyunca herhangi biçimde hareket etmeden, sadece bir yerde oturarak veya yatarak kaldım. Hiç dışarıda çıkarılmadım, temiz hava ve gün ışığı görmedim. Sadece 1 haftalığına QSD’lilerin olduğu bir koğuşta 190-200 kişiyle birlikte kaldım.
İlk 1 ay boyunca her gün işkence yapıldı. Kaba dayak işkencesi yapıldı. Günde 3-4 kez, kalabalık biçimde hücreye girip dövmeye başlıyorlar, kafamı tekmeleyerek, yere yatırıp kafamı ezerek işkence ediyorlardı. Daha sonra ağırlıklı olarak psikolojik işkence yapıldı. Gece gelip, ‘Sabaha hazır ol, idam edileceksin’, ‘Yarın hazır ol, kafan kesilerek öldürüleceksin’ gibi şeyler söylüyorlardı.
7 Nisan günü bu merkezden çıkarılıp Halep’teki başka bir merkeze götürdüler. Aynı gün Hama’ya götürdüler. Burada 1 gece tuttular. Ertesi gün Humus’a götürdüler, burada da 1 gece tuttular. 9 Nisan günü Şam’daydım. Şam’da devlet güvenlik şubesi şeklinde ifadelendirebileceğim, içinde mahkemesi de olan bir polis merkezine götürüldüm. Yine bu binanın da alt katında -yerin altında-nezarethane/hapishane bölümü vardı. 1 ay burada tutuldum. 1×2.5 metrelik bir hücrede 1’i HTŞ’li, 1’i DAİŞ’li iki kişiyle birlikte kaldım. Sadece tek bir kez 1 saatliğine dışarıya çıkarıldım.
Burada tutulduğum süre boyunca mahkemeye çıkarılmadım. Neden buraya götürüldüğüme ve tutulduğuma dair hiçbir bilgi verilmedi. İlk girişte hakkımda ‘sınırı kaçak geçmek-QSD bölgesinde çalışmak’ suçlamasıyla kayıt açmışlardı. Bunun karşılığı da 3 aylık hapis cezası olduğu için serbest bırakılmak üzere burada bulunduğumu düşündüm. Kim evraklar imzalattılar ve birkaç gün içinde bırakacağız dediler.
Sonra birdenbire Halep’e geri götürmeye karar verdiler. 10 Mayıs gecesi Halep için yola çıkıldı. Gözlerim bağlı, ellerim arkadan kelepçeli şekilde bir arabanın bagajına konuldum. Bir süre sonra ‘burada ölür’ diyerek bagajdan çıkardılar, arabanın arka koltuğuna yatırdılar. Bu esnada kaba dayak işkencesi devam etti. Kafama sık sık silah dayayarak ölümle tehdit ettiler. 11 Mayıs sabahı saat 6 gibi Halep’e, ilk alındığımda konulduğum yere geri getirildim. Saat 10 civarı da sorguya çıkarıldım. Kürtçe sorgulandım.
Bu sorguda; Eva Maria ve kendim hakkında ‘herhangi bir işkence-kötü muamele yapılmadığı’ yönünde beyan vermem istendi. Bu sorguda ve daha önce Şam’da olanda QSD hakkında bazı ithamlarda bulunmaya zorlandım. Bunları videoya almak istediler. Herhangi bir beyan vermedim. Buraya ilk getirilişimde tek başıma bir hücrede tutulmuştum. İkinci gelişimde ilkine göre görece daha büyük bir hücrede tek başıma tutuldum. Sonra yanıma 2 kişi getirildi. Sonra da 5 kişi olduk.
Haklarım için değişik zamanlarda açlık grevi yaptım. Haziran’ın son 10 günü, 11 Temmuz ve sonrası, 24 Ağustos ve sonrası. Önce politik tutsakların yanına geçmek için yaptım. Yakınlarıma haber verilmesi için açlık grevi yaptım. 24 Ağustos’ta iletişim hakkım için yeniden açlık grevine girdim. Yazılı olarak taleplerimi sundum; gazeteci olduğumu, meslek kuruluşları ve avukat ile görüşmek istediğimi belirttim.
Bu açlık grevinin ilk bir haftasında hiç su almadım. Uyuz hastalığı vardı, bunun için ilaçlar veriliyordu, bunları da almadım. İlk kez bu aşamada doktor muayenesine çıkarıldım. Görüşme yaptırmaya karar verdiler. Fakat yine herhangi bir iletişim imkânı sağlanmadı.
7 Eylül’de yeniden sorguya çıkarıldım. Burada yeniden kaba dayak işkencesi uygulandı. Sorguyu yapan kişi MİT’ten olduğunu söyledi ve Suriye’de tutulduğum süre içerisinde işkence görmediğimi, Eva Maria’nın da işkence görmediğini söylememi, bunu videoya almayı istediklerini söyledi. Reddettim. Herhangi bir beyan vermedim.
8 Eylül günü Halep Hapishanesi’nden çıkarılarak, gözlerim bağlı şekilde İdlip’e götürüldüm. Türk yetkililerin geldiği ve onlara teslim edileceğim söylendi. Beni alan kişiler göz bandımı açmadan, başıma çuval geçirerek bir arabanın içine attılar. Arka kısımda koltuk arasında ellerim kelepçeli ve kafama çuval geçirilmiş biçimde yatırıldım. Kafama ayakları ile bastılar. Bu şekilde kara yolundan Türkiye’ye kadar getirildim.
Türkiye’de -MİT binası olduğunu düşündüğüm yere- getirildim. Burada Türkiye’de olduğumu söylediler. Yasal haklarımı kullanmak istediğimi söyledim. Ailem ve avukatımla görüşme yapmak istediğimi söyledim. ‘Görüşme yapana kadar ölürsün’ dediler.
8 Eylül gecesi -bu binaya girdikten 1,5 saat kadar sonra- hastane/revir gibi bir yere götürdüler. Kafamda torba ile götürüldüm. Kan tahlili yapıldı, uyuz teşhisi konuldu. Doktor olduğunu söyleyen bir kişi; yaptığım açlık grevlerinden kaynaklı beynimde ve iç organlarımda hasar olduğunu söyledi; ‘İç organlarda erime başlamış’ dedi. ‘Sıvı ve vitamin takviyesi gerekiyor; kabul et yemek protokolü hazırlayalım’ dedi.
‘Aileme haber verilsin, avukat ile görüşmem sağlansın, yoksa açlık grevine devam edeceğim’ dedim. Taleplerim karşılanmadığı için söylenen müdahaleyi kabul etmedim. Açlık grevini sürdürdüm. Sadece ağzımı çalkalayacak biçimde sıvı kullandım. O gün akşam uyuz için hap ve krem verdiler.
Bu yerde 2 gün; süngerli odada, ellerim kelepçeli, gözlerim bağlı ve kafama çuval geçirilmiş biçimde tutuldum. 9 Eylül’de kalabalık biçimde sorguya aldılar. Hangi statüde olduğumu, ne için sorgulanmakta olduğumu sordum, yanıt vermediler. Konuşmadım. Daha çok güvensizlik ve korku yaratmaya dönük bir sorgulamaydı. ‘Burada elimizdesin. Kimsenin Türkiye’de olduğundan haberi yok. Seni öldürsek cenazeni Suriye’de ararlar’ gibi sözler sarf edildi.
10 Eylül günü kelepçelenerek, gözlerim bağlı ve kafama çuval geçirilmiş şekilde bir araca bindirildim. Kısa bir yol gittik. Sonra Ankara İl Emniyeti’nin içinde araçtan indirildim. TEM Şube’ye teslim edildiğim sırada gözlerim açıldı. Girişte doktor muayenesine götürüldüm. Sonra İstanbul İl Emniyeti TEM Şube’sinden bir ekip geldi. Bu ekibe teslim edildiğim esnada, bindirildiğim aracın içinde doktor kontrolü yapıldı.
‘Kritik seviyeye düşmek üzeresin. Şeker takviyesi için serum yapalım’ dedi. Avukatımla görüşmeden, aileme haber verilmeden herhangi bir müdahaleyi kabul etmiyorum dedim. Serum almadım. Yola çıkıldı. Kara yolundan İstanbul’a getirildim. Yolda başımdaki sancı gözlerime vurdu. 10 Eylül günü tahminimce akşam saatlerinde İstanbul’da TEM Şube’ye alındım. Herhangi bir doktor muayenesinden geçirilmeden nezarete konuldum. Gece rahatsızlanmam üzerine hastaneye götürüldüm.
Tahminimce 10 Eylül’den 11 Eylül’e evrilen saatlerden sabah ya da öğle saatlerine kadar hastanede tutuldum. Taksim İlk Yardım Hastanesi’ne götürüldüğümü düşünüyorum. Burada; 3-4 kez kan tahlili yapıldı. Tetkikler yapıldı. Potasyum, kalsiyum, fosfor gibi farklı vitamin- minerallerin olduğu ve yaklaşık 10-12 tüp kadar serum verildi. Bütün geceyi yarı baygın biçimde geçirdim.
Hastaneden tekrar emniyete getirildikten kısa bir süre sonra ifadem alınacağı söylendi. Tanımadığım ve ifademe katılmak üzere hazır bulunan bir avukat eşliğinde ifade işlemi yapıldı. Susma hakkımı kullandım. Burada ifade işlemlerini yapan polis memuru etkin pişmanlıktan yararlanma konusunda telkinlerde bulundu. ‘Seni hapishanede ziyaret ederiz, sen şimdiden isim listesi çıkarmaya başla’ gibi sözler sarf etti.
Ardından Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi’ne götürüldüm. Adliyeye sevk esnasında doktor muayenesinden geçirilmedim. Sorgu hakimliğine çıkarıldım. Susma hakkımı kullandım. Tutuklanarak hapishaneye gönderildim. Bu aşamaların hiçbirinde talep ettiğim avukatlar ile görüştürülmedim. Aileme bilgi verilmedi. Metris 1 No’lu T Tipi Hapishane’nin girişinde, polis aracı içerisindeyken babam, amcam ve yeğenimle birkaç dakikalığına görüştürüldüm.
Doktor kontrolünden geçirilmeksizin, uyuz hastalığımla ilgili herhangi bir tıbbi müdahale yapılmaksızın bir odaya alındım. Hapishanede tek başıma bir odada tutuldum. 14 Eylül günü öğlen saatlerinde Silivri’ye sevk edildim. Sevkten önce revir doktoru uzaktan muayene etti. Uyuz yerine kaşıntı teşhisi koyarak, kaşıntı hapı yazdı.
Silivri 6 No’lu L Tipi Hapishanesi’ne girişte doktor muayenesi oldu. Doktor fiziki muayene yaptı, ilaç yazdı. 21 Eylül Pazartesi günü de genel muayene yapıldı, kan tahlilime bakıldı. Tek başıma -kendi talebim üzerine de- bir odaya konuldum.”












